Film Gurusu, film izlemek isteyen ama klasik tavsiyelerden sıkılanların imdadına yetişen, Halkla İlişkiler ve Tanıtım öğrencileri tarafından oluşturulmuş bir topluluktur.
Ayla
Film 1950’de Kore Savaşı’nın başladığı yıllarda Ayla’nın ailesiyle beraber yaşadığı Kore’deki bir köy hayatından kesitler sunarak başlıyor. Ayla ve ailesi mutlu bir hayat yaşamakta. Bu bölümde filmin baş karakteri olan Süleyman’ın Kore Savaşı’na gitmeden önceki sivil hayatından sahneler yer alıyor. Ayrıca savaşa nasıl gönderildiğinden bahsediliyor.
Klasik bir Hollywood savaş filmlerindeki başlangıç aslında bu filmde de vardır. Askerlerin kendi yaşam çevresi ve aileleri tanıtılıyor. Süleyman Astsubay için görev vakti gelmiştir.
Ayla ailesini kaybetmiştir ve büyük bir duygusal çöküş aynı zamanda korku yaşamaktadır. Ayla ailesinin katledildiği yerde Süleyman Astsubay tarafından bulunur.
Bu bölümde Süleyman Astsubayın duygusal bilinci ve vicdanı izleyiciye gösterilmekte. Süleyman Astsubay Ayla’ya sahip çıkarken bitmiş diye kabul edilen savaş birden yeni bir başlangıç evresine girer.
Süleyman astsubayın Ayla’yı sahiplenmesi ve komutanların istememesine rağmen onu karargâha getirmesi eylemler dizisini başlatır. Savaş alanında küçük bir kızın askerlerle beraber olması komutanların hoşuna gitmez ve bu durum film boyunca aralıklarla gündeme gelir.
Kururi’ye giderken askerlerin yolda pusuya düşürülmeleri ve olağanüstü çabalarla kendilerini savunmaları izleyiciyi son derece heyecanlandıran bir sahne Süleyman Astsubay burada olağanüstü bir çaba sarfeder ve zaferde önemli bir rol oynar. Çatışma sırasında Süleyman Astsubay yaralanır. Süleyman Astsubay Revirde yatarken Ayla onun başından hiç ayrılmamıştır. Askerlerin burada yaşadıkları bir yana Türkiye’de de yakınlarından haber alamayan asker aileleri duygusal açıdan çöküntü yaşarlar. Bir süre sonra haber alsalar bile endişeleri artarak devam ederler Çünkü savaş şartları zorlaşır, Kore Çin’den yardım almaya başlar.
Ayla’nın askerler içtimadayken konuşmaya başlaması ve komutanın emirlerini tekrar etmesi, birliğe katılması başta Süleyman Astsubayı ve diğer askerleri hem şaşırtır hem de sevindirir.
Ayla’nın Süleyman’ a ilk defa baba demesi Süleyman için beklemediği bir kelime olduğu için onun hem sevinçli hem de hüzünlü bir ruh haline girmesine sebep olur. Süleyman Ayla’ya gittikçe bağlanır. Ondan ayrılma korkusu ise onun endişelenmesine sebep olur.
Süleyman Astsubay’ın yakın arkadaşı nöbet tutarken Ali’nin şehit olması Süleyman için kabul edilemez hüzünlü bir durumdur.
Bir süre sonra Ayla Türk okuluna yerleştirilir. Süleyman Ayla’yı Türkiye’ye getirmek ister ama bunu başaramaz. Ayla’yı Kore’de bırakmak zorunda kalır.
Ayla ise Süleyman’dan zor ayrılmıştır ve bir nevi bir kez babasını kaybeder ama onun geri geleceğini de içerlemiştir, onu bekleyecektir, bu umut ile hayatına devam eder.
Süleyman ise Türkiye’ye döndükten sonra sevgilisi Nuran’ın başka biriyle nişanlandığını öğrenir.
Süleyman bu evrede çocukluktan beri tanıdığı Nimet ile evlenir, beraber İstanbul’a taşınırlar. Nimet Süleyman Astsubayın Ayla’ya ulaşabilmesi için elinden geleni yapar ama bir sonuç elde edemezler.
Aradan uzun yıllar geçer ve 1999 depremi Marmara’yı vurur. Yardıma gelen Kore ekibini televizyonda gören Süleyman için tekrar umut filizleri yeşerir. Bir süre sonra bir grup gazeteci 60, yıl anısına Süleyman ile röportaj yapmaya karar verirler ve Ayla’yı bulmak için harekete geçerler.
Haberciler Kore’de Ayla’yı bulmak için arşivleri tarar, detaylı aramalar yapar ve Ayla’nın gittiği Ankara okulundan bazı kayıtları bulmayı başarırlar. Aramalar sonucunda Ayla olabilme ihtimali olan birini bulurlar. O kişi Ayla’dır ve ona gösterilen fotoğraflardan Süleyman’ı tanır. Uzun yıllar biriken umut yerini sevinç gözyaşlarına bırakır.
Süleyman Astsubay Seul’e getirilir ve ikisi Seul Ankara Parkı’nda buluşurlar…
Film Gurusu olarak izlemenizi tavsiye eder, analizimizi de burada noktalamak isteriz. Evet, tamamen merak uyandırma amaçlı. İyi seyirler.
Ah-gas-ssi
İki kadının birbirine aşık olması en fazla ne kadar ilginç olabilir sorusuna cevap niteliğinde bir film Ah-gas-ssi.
Ah-gas-sii, Türkçe adıyla Hizmetçi, Güney Kore sinemasının en ünlü yönetmenlerinden biri olan Park Chan Wook’un 2016 yılında sinema dünyasına kazandırdığı bir baş yapıt.
İlk bakışta iki kadının birbirine aşık olmasını anlatan bir film gibi görünse de, temelinde 19. yüzyılda Japonya sömürgesi olan Güney Kore hakkında ve erkek tahakkümüyle ilgili oldukça eleştirilerin ve metaforların yer aldığı Ah-gas-ssi, köleden ziyade bir efendinin özgürleşme hikayesini beyaz perdeye taşıyor.
Sarah Waters’ın Fingersmith romanından uyarlanan filmde, yönetmen Park Chan Wook, 19. yüzyıl viktoryen İngiltere dönemini alıp, 1930 yıllarındaki Kore’ye uyarlıyor. Japonya’nın yayılmacı ve sömürgeci politikalarının hakim olduğu bir dönemde geçen filmde Sook-He, hayatını yankesicilik yaparak geçiren bir kadındır. Kendisi gibi sahtekarlıkla hayatını sürdüren ve kendisini Kont olarak tanıtan biri, günün birinde kendisine bir iş teklifinde bulunur. Plan şudur, Sook-He, adı Hideko olan bir leydiye hizmetçilik yapacak ve kendisine aşık olmasını sağlayacak, planın sonunda kadını akıl hastanesine kapatarak sahip olduğu mallara el koyacaklardır. Tabi ki bu plan, buz dağının sadece görünen kısmıdır.
Hideko’nun hayattaki tek akrabası, teyzesinin eşi olan Kouzuki’dir. Kouzuki, oldukça ilginç fantezileri ve fetişi olan, bunu bir oyuna dönüştüren ve hatta zamanında karısını bu oyuna alet ederek onu zengin erkeklere izleten biridir. Hideko’yu küçük yaşından itibaren bu oyunlara hazırlamak üzere eğiten Kouzuki, karısı intihar ettikten sonra görevi Hideko’ya devreder.
Bu durumların farkına varan Kont, kendisi için en uygun planı devreye sokar ve Sook-He, Hideko’nun hizmetçisi olarak yanına yerleşir. Ama işler kimsenin planladığı gibi ilerlemeyecek, iki kadının birbirlerine olan güçlü duyguları, filmin dinamiğini adeta alt üst edecektir.
Oldukça başarılı işlere imza atan Park Chan Wook imzalı Ah-gas-ssi, mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında ilk sıralarda yer almayı hak ediyor. Hollywood klişelerinden sıkılanlar için can simidi görevini üstlenen Güney Kore sinemasına ayrıca göz atmanızı tavsiye eder, iyi seyirler dileriz.
Suffragette
Suffragette, Türkçe adıyla Diren, kadınların hak arayışını beyaz perdeye aktaran bir film
Filmin baş rollerinde, usta oyuncular arasında yer alan Merly Streep ve Helena Bohnam Carter var. Filmi en dikkat çekici kılan detaylardan biri de oyuncu kadrosu. Çünkü Merly Streep, ciddi anlamda rollerini yaşayabilen bir kadın, keza Helena Bohnam Carter da öyle. Üstelik bir filmde sadece kadın baş rollerin yer alması pek görülen bir durum değil, bu yüzden Suffragette her anlamda farklı bir film.
Köle olmaktansa asi olmayı tercih ederim.
Film bu replikle başlıyor ve daha ilk andan itibaren filmin atmosferi, repliğin etkisi ve filmde kullanılan renk tonları sizi rahatsız etmeye başlıyor. Bu detaylar oldukça önemli, çünkü film kadınların tükenmişliklerini, yaşadıkları boğucu atmosferi ve en önemlisi nefes alamadıklarına dair hissi yaşatmayı çok iyi başarıyor. Yönetmen Sarah Gavron, filmi bir insan gözünden değil, bir kadının gözünden izlememizi istediği için filmdeki tüm dekorların, objelerin ve filmin atmosferinin olabildiğince boğucu oluşuna başından sonuna tanıklık ediyoruz.
Suffragette, kurgu bir film olmadığı için kadın hareketinin tarihi hakkında bilgi edinmek isteyenler için de oldukça iyi bir seçenek. Filmde radikal feminizm kuramcısı Emmeline Pankhurst’ı Merly Streep, Edith Ellyn’i Helena Bohnam Carter, Emily Davson’ı ise Natalie Press canlandırıyor.
Sufragette, Viktoryen dönem sonrası İngiltere’sinde, kadınların emeklerinin ne denli ucuza satıldığını, hayatlarını fabrikalarda geçirmek zorunda kalışlarını, sürekli olarak fiziksel ve psikolojik istismara maruz kalışlarını, seçme ve seçilme haklarından bile yoksun oluşlarını beyaz perdeye aktarmış. Kadınların seçme ve seçilme hakkıyla ilgili ataerkil otoritenin “Seçmek isteyen gün gelir seçilmek de ister.” düşüncesinin üzerinde durulan Suffragette filminde, kadınların oy hakkı için mücadele edişini izliyoruz.
Filmi değerli kılan en önemli detaylardan biri de, zaferle bitmiyor oluşu. Zaferin aksine ölümlerle, ihanetlerle bitiyor. Bu da Suffragette filmini oldukça realist bir çizgi çizmesinden dolayı daha değerli kılıyor.
Analiz yazımızın sonuna geldik. Yazıyı, anarşist feminizmin kurucusu Emma Goldman’ın sözüyle bitiriyoruz:
İnsanın düşündükleri ve yaptıkları o iyi ve güzel olan ne varsa, bunların hepsi hükümetlere rağmen vardır, hükümetler sayesinde değil.
Trainspotting

1996 yapımı Trainspotting 1993 tarihli Irvine Welsh’in “Trainspotting” romanının Danny Boyle tarafından sinemaya uyarlanmış halidir. Film İskoçya’daki bir grup gencin hikayesini konu edinmekte. Uyuşturucu bağımlısı gençlerin sorunları ve yaşam biçimleri anlatılırken aslında bir yandanda sosyolojik ve politik pek çok gönderme gençlerin hikayesi üzerinden verilmektedir.

20. yüzyıl Britanya’sının güdümündeki İskoçya’nın sorunlarını, özellikle gençlerin hayatlarındaki amaçsızlığı konu edinmekte. Hatta filmin ismi Trainspotting gerçek ve argo olmak üzere iki anlama sahiptir.
Argo anlamı: Eroin ya da benzeri kimyasalı vücuda şırınga ile enjekte etmek anlamına gelir. Böyle denmesinin sebebi, enjeksiyon işleminin, kolda uygulandığı bölgede siyah ve tren raylarına benzeyen çizgisel yollar (track) oluşturmasıdır. Uzun dönemli ve tecrübeli kullanıcılar, kollarında birden fazla enjeksiyon noktasına sahiptir ve enjeksiyon için en uygun damarı tespit (spot) edebilirler. En uygun damar, en az çizgisel yola (track) sahip olandır çünkü enjeksiyon sırasında daha az acı verir ve enfeksiyon ihtimali daha düşüktür. Enjeksiyon (vurma) işlemi bir trenin veya lokomotifin yarattığı etkiye benzetilebilir.

Gerçek Anlamı: Bağımlılık derecesinde tutkunları olan, en ilginç ve garip sayılabilecek İngiliz hobilerinden biridir. O kadar garip bir hobidir ki İngilizler kendileri bile bu hobinin garip olduğunu kabul etmişlerdir. tren raylarını gözlemleyip gelip geçen trenleri takip ederek, kaydetmek anlamına gelir. İngiliz tren meraklıları ellerinde defterle platformlarda bekleyerek, gün boyunca gelip geçen trenlerin tiplerini ve seri numaralarını kayıt altına alırlar. İngiltere’deki trenler dakikliği ile meşhur olduğu için trenlerin vaktinde gelip gelmediğini kontrol etmek için böyle bir hobinin başladığı düşünülüyor. Eskiden bütün trenler numaraya ya da isme sahipti ve özellikle çocuklar arasında bu numaraları kaydetmek çok popülerdi. Hatta ian allen publishing ismindeki yayıncılık şirketi özellikle bu hobinin tutkunları için bütün tren modellerinin ve makina numaralarının olduğu kitaplar bastırdı.
Kitabın yazarı İrvine Welsh’in kitaba bu ismi koymasının sebebi, bütün gün boyunca tren bilgilerini en ince detayına kadar kaydeden tren bağımlıları ile uygun damarı bulmaya çalışan uyuşturucu bağımlılarını birbirine benzetmesinden kaynaklanıyor. Trainspotter ise kelimenin gerçek anlamından yola çıkarak “sıkıcı kişi” anlamına gelmektedir.

Yazıyı sonlandırırken filmin belki en akılda kalan ve özeti niteliğindeki şu pasajı eklemek gerekiyor;
Hayatı seç. Mesleğini seç. Kariyerini seç. Kocaman siktirici bir televizyon seç. Otomatik çamaşır makinesini seç. Arabanı, cd çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. Sağlığını, düşük kolesterolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı seç. Pembe panjurlu bi ev seç. Arkadaşlarını dikkatli seç. iyi bir tatili ve bavulu akıllıca doldurmayı seç. En güzel sıçtığımın fabrikasında üretilmiş en güzel sıçtığımın elbiselerini seç. Dini ve dua ederken en bok olduğumuzu düşünmeyi seç. O salak televizyonun karşısıda oturup o salak programları seyrederken tıkınmayı seç. Sonunda da sefil bi evde yalnız başına geberip giderken, yerini senin yerine geçmek için seni kandıran bencil ibnelere bırakmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç.
Geleceğini seç.
Hayatı seç.
Kaynakça
https://www.urbandictionary.com/define.php?term=trainspotting
Sonsuz Çatışma
Münich, Orta Doğu’daki bitmek bilmeyen İsrail – Arap devletleri savaşını, tarihsel bir olay üzerinden ele alan, bizi o ambiyansa kilitleyen ve baş karakterin (Avner) içinde bulunduğu psikolojiyi tamamen bize yaşatan muazzama yakın bir film. Avner’in film ilerledikçe nasıl değiştiğini, tabiri caizse paranoyağa bağladığını, kendinden ve duygularından nasıl uzaklaştığını adım adım bize aktaran bu yapımda savaşın insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini gözlemek mümkün.
Başarılı, ince barış mesajlarına sahip ve savaşın sonsuzluğunu, insanlar üzerindeki etkisini harika bir şekilde anlatmış Munich. Yine de zaman zaman, baş konunun İsrail devleti olmasından ötürü olsa gerek, İsrail sempatizanlığı serpiştirilmiş ve propagandacılığı hafifçe yapılmış. Film bendinde İsrail’in çoğunlukla haklı olduğu yansıtılırken, Filistin’in davası es geçilmiş, orada bu dava uğruna savaşan insanların neden bu şekilde davrandıkları ve hatta neden ‘’terör’’ eylemlerinde bulundukları ele alınmamış. Kısacası ‘’Her şey tamam da, Filistin’in sorunu nedir?’’ sorusu yanıtsız bırakılmış. Spielberg objektifliğini genelde korusa da, kendi içinden gelen taraflılığa ne yazık ki zaman zaman engel olamamış.
İngilizceden Farklı Bir Dille Çekilen En İyi 10 Film
BBC tarafından hazırlanan ve İngilizce dışında çekilen en iyi 10 film listesini sizlerle buluşturmak istedik.
1- Aşk Zamanı (In the Mood for Love – Wong Kar-wai, 2000)
Wong’un filmi, 1960’ların Hong Kong’unda eşlerinin birer ilişki yaşadığını öğrenen iki komşunun arasındaki duygusal yakınlaşmayı konu ediyor.
2- Bir Ayrılık (A Separation – Asghar Farhadi, 2011)
İran filmleri 21. yüzyıl başlarında uluslararası dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Farhadi’nin filmi Tahran’daki dinsel sınırlamalara ve ülkeye özgü karmaşık mahkeme sürecine el atmaktan kaçınmıyor. Başkentteki sıradan bir apartman dairesinde hızla gözlerimizin önüne serilen senaryo ve ana tema olarak bir evliliğin çöküşü herkes tarafından ilgiyle izlenip anlaşılabilecek bir hikaye. Bu filmle en iyi yabancı film dalında Oscar ödülünü alan Farhadi, geçen yıl da Satıcı filmi ile aynı ödülü almış, ancak ABD’nin seyahat yasağını boykot ederek törene katılmamıştı.
3- Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth – Guillermo del Toro, 2006)
Pan’ın Labirenti masalsı bir fantezi ile gerçek dünyayı birleştiriyor
4- Yi Yi (Edward Yang, 2000)
Edward Yang’ın üç saatlik şaheseri Yi Yi’de Tayvan’ın başkenti Taipei’de bir mühendis ve ailesinin yaşamı anlatılıyor. Yang sosyo-politik sorunları bu ailenin yaşamıyla ele alırken aslında bir kenti, bir ülkeyi, hatta bir çağı anlatıyor. Farklı dillerdeki filmlerin böylesine besleyici olmasının bir nedeni de bu.
5- İhtiyar Delikanlı (Oldboy – Park Chan-Wook, 2003)
2003’ün sinemaseverleri, yönetmen Quentin Tarantino’nun stilize ve Asya etkisindeki, siyah giysili dövüşçülerin birbirini parçaladığı şoke edici görüntüler içeren filmlerine aşinadır. Ama Park Chan-wook’un İhtiyar Delikanlı’sı 15 yıl bir hücreye hapsedilmiş, canlı ahtapot yiyen, üç dakikalık tek bir çekimde bir koridorda savaşan ve sonra da sinema tarihindeki en beklenmedik gelişmeye maruz kalan bir insanı anlatıyor.
6- Başkalarının Hayatı (The Lives of Others – Florian Henckel von Donnersmarck, 2006)
Bu film von Donnersmarck’ın ilk filmi olmasına ragmen, kurgusu ve akışı ile bir ustanın filmi izlenimi veriyor. 2006’da henüz 30’lu yaşlarının başında olan yönetmen 1984’te Doğu Berlin’deki yaşamı neredeyse otobiyografik netlikte anlatıyor.
7- Ruhların Kaçışı (Spirited Away – Hayao Miyazaki, 2001) – 37/100
Bazı filmler onu yapanların yaratıcılığının süzülmüş hali gibidir. Miyazaki’nin filmi de bu özelliği taşıyor. Japon animasyonlarıyla ilk kez tanışacak biri için iyi bir seçim olur bu film. Ruhların Kaçışı, en iyi animasyon kategorisinde yabancı bir dilde Oscar alan tek filmdir.
8- Tanrıkent (City of God – Fernando Meirelles, Kátia Lund, 2002
Filmde Rio de Janeiro’daki gecekondu mahallelerinde suç ve yoksulluk ele alınıyor. Eğitici bir film olarak da görülen Tanrıkent aynı zamanda bir tavuğun sokakta kovalanmasını gösteren ilk sahneleriyle Hızlı ve Öfkeli’den daha fazla enerji taşıyor.
9- 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Months, 3 Weeks and 2 Days – Cristian Mungiu, 2007)
Bu listedeki birçok film en iyi yabancı film dalında Oscar aldı. Cristian Mungiu’nun bu filmi ise aday bile gösterilmedi. Altın Palmiye alan film, eleştirmenlerin beğenisini kazansa da, Romanyalı bir kadının yasadışı kürtajı konusu Akademi için fazla tartışmalı gelmişti.
10- Aşk (Amour – Michael Haneke, 2012)
BBC’nin 2016’da yaptığı 21. yüzyılın en iyi filmleri anketinde, Avusturyalı yönetmen Michael Haneke üç filmiyle ilk 100’e girmişti: Saklı (Caché), Beyaz Bant (White Ribbon) ve Aşk (Amour). Aşk, Cannes’da Altın Palmiye, en iyi yabancı film kategorisinde de Oscar almıştı. Karısı inme sonucu felç olan yaşlı bir Parisli erkeğin yaşamını ele alan film, Haneke’nin diğer filmlerinden çok daha insancıl ve daha az dolambaçlı bulunmuştu.
Bir Meleğin İntikam Hikayesi
Hayranlık duyduğum Park Chan Wook’un intikam üçlemesinin son filmi. Türkçeye İntikam Meleği olarak çevrilen Sympathy for Lady Vengeance filminden bahsedeceğim bugün.
Jenerik müziğiyle daha en başından sizi avucunun içine alıyor. Pek tanıdık olmayan sesler, vurgular var. Bu da hayli ilgi çekici kılıyor filmi.
Film, çaresiz kaldığı için öğretmenine sığınan ama aslında hayatının hatasını yaptığını çok sonra anlayacak bi kadının hikâyesini anlatıyor. İntikam arzusunun bi araç değil amaç haline geldiğinde insanı nasıl dönüştürdüğünü, bambaşka biri yaptığını gözler önüne seriyor.
Cezaevine girdiğinde, intikam planları yapmaya başlıyor. Ve çok zeki bi kadın, çünkü intikam için başkalarına da ihtiyacı olduğunu biliyor. Bu yüzden cezaevinde olmadığı biri gibi davranıyor, herkese yardım ediyor hatta bu yüzden “Melek” lakabı takılıyor.
Geum-ja’nın alacağı intikamın ateşiyle yanıp tutuştuğunu kimse bilmiyordur. Yaptığı tüm iyilikleri, cezaevinden çıktıktan sonra o insanların kapısını çalıp yardım isteyebilmek için yapıyordur. Burada iyilik ve çıkar kavramlarının aslında birbirine ne kadar yakın olduğuna şahitlik ediyoruz.
İntikam meleğinin kişilik çatışmalarına çok güzel yer verilmiş, öfke dolu olsa da şefkat duygusunu kaybetmediğini görebiliyoruz.
İntikam planının son evresinde, şunu anlıyorum ki bazı insanlar için hayat devam ediyor. Geum-ja intikam dışında hiçbir şey düşünemiyor olsa da sonrasında görüyoruz ki ortak çıkarları olan insanlar yaşadıkları şeyler çok kötü olsa da, birilerini kaybetseler de kendileri için iyi olana öncelik tanıyorlar.
Filmde şiddet ögeleri yer alıyor, rahatsız olmam diyorsanız mutlaka tavsiye ederim.
Film önerileri için Instagram hesabımızı ziyaret etmelisiniz.